Yenileniyor
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyon
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkari
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • İstanbul
  • İzmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • K.Maraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
%-1,03
BIST 96.455
%0,40
Dolar 5,6585
%0,76
Euro 6,5185
%0,45
Altın 223,20
- REKLAM -
REKLAM

Antika Dükkânı

178 defa okundu kategorisinde, 16 Şub 2018 - 20:20 tarihinde yayınlandı
Antika Dükkânı
- REKLAM -


Merhaba, burada yeni bir yazı paylaşmayalı çok uzun bir zaman oldu… Küflenen ve paslanan kelimelerimle sizin karşınıza çıkmak biraz utandırıyor açıkçası, bir hatam var ise af’ola.

İyi okumalar!

☁☁☁

Kimsesizler sıfatını göğsünde taşıyanların kimsesi olan kaldırımlar, rüzgârın fısıldayarak gökyüzüne ithaf ettiği şiirine eşlik etmek adına ağlıyordu gecenin kollarında. Semadan uzanıyordu süt beyazı narin eller; canlılığını yitirmiş sıcaklığıyla okşarken saçlarımı, mürekkebimin silah olup kelimelerimi öldürdüğü sayfalarımı öpüyordu teker teker, beni öpmek istermişçesine.

Parmaklarımdan akan kelimelerimin can suları tırnaklarımla duvarda hüzünlü çığlıklarımın desibelini çizdiğimin kanıtı iken depremi yaşayan adımlarımı, eski sahifelerinin nefesini taşıyan tütsünün kokularıyla sarmalanmış antika dükkanının önüne getiriyorum. Camlarında alev alan mumlar etrafı karanlığa boğan sokak lambasının eksikliğini hissettirmiyordu o saatte uyanık olan bana ve kaldırımlara. Ah, bir de balkonun parmaklıklarından aşağı ayaklarını sarkıtıp yalnızlığıyla konuşan kaktüse.

Saçlarımı ilmek ilmek ören düşüncelerimi sırtımın gerisinde bırakıyor ve kendi gücüne güvenen eski ahşap kapıyı iterek yukarda asılı olan büyülü çanın çalmasına neden oluyorum. Sağ tarafta zamanın bıçak darbelerine rağmen nefes almayı başaran albümlerle sohbet eden yaşlı plak fısıldıyor kulağıma hoşgeldin cümlelerini:

“Senin için seni, zihninin derinliklerine götüren şarkılar söyleyeceğim. Karşına çıkacaklarla yüzleşebileceksen antikacımızın elinden tut ve bu gece kaybol değerli anılarda. Dikkat et, parmak izlerini bırakma tozlu eşyalar üzerinde; geriye dönüp baktığında pişman olmak istemezsin.”

Cümleler birer tablo oluyor ve dükkânın duvarlarını süslüyor. Ardından kulaklarıma ulaşan şarkıyla birlikte güzel bir kadın tutuyor ellerimden, beni mekânın derinliklerine doğru çekiyor. Güneşin tohumlarını yüzüne allık olarak sürse gerek gülüşü parlıyor, öyle ki sol göğsünde atan bir kalbin olmadığını göremiyorum gözlerimi kamaştıran nurundan.

“Görüşmeyeli uzun zaman oldu, genç bayan; ellerini tutmayalı çok uzun zaman oldu.”

Kenarında kırmızı dudak izinin bulunduğu Bağdat yapımlı fincanda gezdirirken elimi, antikacının sesini duyunca duruyor ve ona odaklanıyorum. Kurumuş kırmızı lekelere inat zarifliğini kaybetmeyen ellerini ileriye doğru uzatıyor ve inceliyor.

“Semadan uzatmıştım ellerimi sana. O kadar çok rüzgâr ve o kadar çok kalabalık vardı ki, ellerimi arayan ellerini bulamadı ellerim.”

Yaşlı plağın naif melodisine şarkı olan ninni sesini haritam belliyorum, elimde tuttuğum şamdandan akanların ardımda iz bıraktığını fark etmeden. İlk gördüğüm anda parmak uçlarımı sızlatan mektup destesini elime alıyorum, sararmış sayfalar üzerinde motifler oluşturan duygu denilen gemilerin yüzdüğü tuzlu sular var.

“Ah, onu adresi olmayan karanlık bir sokakta tek beyaz renkli olan evin posta kutusunda bulmuştum. Gönderenin ismi kısmında ‘Gönderilmemiş mektuplar koleksiyoncusu’ yazıyor, bu unvan sana da tanıdık geliyor mu?”

Yaşam damlayan ölü kahkahası mektupların içeriğindeki kelimelerle birleşince ruhumda depremleri yaşatıyor. O an, antikacıdan ardıma bile bakmadan kaçmak, kapıdan çıkarken elimdeki şamdanla ateşe vermek istiyorum her bir eşyayı. Karanlık sokağın ağlayan kaldırımlarında oturmak ve balkondaki kaktüsün yalnızlığı ile olan sohbetine ortak olmak. Bana ait olmayan zihin karmaşalarında kendimi bulmayı denemek ve aynanın çatlayan yüzeyinde gerçeğin yansıyan gözlerini görmek istiyorum ancak bir aciz gibi parmaklarıma dahi söz geçiremeyip aylardır tek kelime yazamayan ‘yazan’ benliğimi yok sayarak tek bir beyazlık bile içermeyen iki çift göze bakıyorum, dipsiz bir kuyuya belimde bir halat olmadan iner gibi.

“Gidiyorsun, değil mi? Geçmişine ait bunca eşyayı görmeyi kaldıramadın; ah benim biriciğim, oysa ki bir gece vakti yazamadığın için kendine sinirlenip zarar verdiğin yara bere içindeki ellerinle, bir anne sabrıyla kurmuştun bu antika dükkânını…”

Sahip olduğu nur gittikçe azalıyor ve bedenindeki çürükleri gözler önüne seriyor. İşte tanıdığım o genç beden, ölü bir ceset halini alınca dükkânın içindeki tüm eşyaların gözlerini dikip bana baktığını hissediyorum. Geriye dönüp mezara çiçekler ekmek imkânsız, hastane odasında yaralarını sardığım o genç kızı yaşama geri döndürmek zor; herhangi bir hisse ev sahipliği yapmayan bir kalp ile yaşamaya devam etmek, sol göğsünde atan bir serçenin olmamasıyla eş değer halbuki.

“Seni yaşama uğurlamanın vakti geldi, küçüğüm. Ben, bu eski antika dükkânında bana geri geleceğin günü bekleyeceğim. Kalbini ısıtmayı başardığın vakit yıllardır karanlığa gömülmüş bu sokak, bembeyaz sokak lambalarıyla aydınlanacak ve ben o zaman tüm kepenkleri indirip huzurlu bir uyku uyumaya gideceğim. Sen sustukça kelimelerin konuşacak, ben öldükçe sen yaşayacaksın ve sen sevdikçe birilerini, benim oluk oluk kanayan tüm yaralarımda papatyalar bitecek. Buraya gel, seni son kez öpeceğim, düşmeden hemen önce sana sevgimi verdiğim geceki gibi.”

Yanaklarımda hissettiğim sıcak buse ağlıyor ve ben antika dükkânını terk ediyorum. Sokak karanlık ancak sokak lambasının ışığı gidip geliyor, sanki yanmak istiyor, sevmek istiyor birini, sevip yanmak istiyor.

Kendine iyi bak yalnızlığından başka hiç kimseyle sohbet etmeyen kaktüs, geri geldiğimde sohbet ettiğin tek şey yalnızlığın olmayacak.

16.02.2018

-Surua

Haber Editörü : Tüm Yazıları